Krank Art Gallery | Sanat Galerisi
0
home,blog,ajax_fade,page_not_loaded,,select-theme-ver-2.4,wpb-js-composer js-comp-ver-5.0,vc_responsive

“YER DEĞİŞTİREN UFUKLAR” 10.05.2018 – 15.06.2018

KRANK Art Gallery, küratörlüğünü Misal Adnan Yıldız’ın üstlendiği “Yer Değiştiren Ufuklar / Shifting Horizons” adlı karma projeye ev sahipliği yapıyor. Sergide farklı disiplinlerden gelen üretimleriyle Nilbar Güreş, Khaled Barakeh ve Neşe Karasipahi’nin eserleri yer alıyor.

Açık arazide gök ve yerin birleştiği coğrafi mesafeyi ifade eden ufuk kelimesi, dilin zamana dayalı yanı ile algılandığında, potansiyel geleceği imler. Değişim de akış halinde olan zamanın karakteristik yanlarından biridir. “Yer Değiştiren Ufuklar” ise zaman ve mekan içinde değişip duran varlığımıza ait durum ve şartların tezahürleri üzerine çeşitlemeler sunan bir proje.
Çalışmalarını yıllardır dünyanın farklı coğrafyalarında sürdüren küratör Misal Adnan Yıldız’ın kaleme aldığı katalog metninde de belirttiği gibi “Birbiriyle ilişkilendirilebilecek resimsel, fotoğrafik ve heykelsi formların geçici ortaklığında kurulan bu eski usül oda sergisinin en net açısı, yaşamın değerini, çemberini ve anlamını özgürlük, yer değiştirmek, değişen doğa ve yaşam şartları etrafında yeniden düşünmek…” üzerine kurgulanan bir yapıda.
Yaşamı ve çalışmalarını İstanbul-Viyana ekseninde sürdüren Nilbar Güreş feminist jestler ve anlatımcı vurgularla şekillenen eserleriyle katılıyor seçkiye. Birdenbire yer değiştirmenin yol açtığı durumlara dayalı soyutlamalardan, malzeme çeşitliliğine, teknik yetkinlikten sanatçının araştırmacı yönüne dek tüm boyutlarıyla var olmanın eşlikçisi eserler bunlar. İkili desenlerinde ekonomik renk ve yüzey kullanımı anlatılmak istenen konuyu odaklarken, buluntu taş ve kumaştan oluşan yerleştirmesi ayrıca sergiye özgü ürettiği “Sahnede Yağmur” adlı eseri, sanatçının pratiğindeki zenginliği aktarıyor.
Şam doğumlu, Berlin’de yaşayan Khaled Barakeh ise gündelik yaşam algıları üzerinden ait olma durumlarını sorguladığı interdisipliner eserleriyle sergide. Güncel izleyicinin bağ kurmakta zorlanmayacağı işleriyle eleştiri kadar bir tür farkındalık eşiği yaratabiliyor Barakeh. Suriye’nin yedi farklı siyasi bölgesinden çekilmiş gökyüzünü konu alan “The-7th” insan icadı ideolojilerle göğün katmanlı özgürlük anlamı arasındaki ayrışmayı vurguluyor. “The Untitled Images” serisinde ise sanatçı, kadrajını yeryüzüne ve savaşın sert gerçekliğine çeviriyor. Yine Suriye’nin farklı yerlerinde çekilen bu fotoğraflarda sanatçının bir cerrah titizliğiyle çıkardığı figürlerin oluşturduğu boşluk, yaşanan ama aktarılamayan acı ve şiddetin temsiline dönüşüyor. “One Hour Is Sixty Minutes, And Vice Versa” adlı eser de evrensel bir olgu olan zamanın, Batılı olmayan yerel bir kültürde nasıl algılandığını irdeliyor.
İstanbul’lu Neşe Karasipahi de mermer ve soyut formlu bir heykel yerleştirmeyle katılıyor sergiye. “Uzak” adlı eserde malzemenin stilize ve üç boyutlu yorumlandığını görüyoruz. Uzaklara ulaşmayı olanaklı kılan gemi, sanatçının bu kavramsal yorumuyla kendinde barındırdığı bu eylemin ötesinde zihnin ve hayal gücünün tetikleyicisi olarak karşımıza çıkıyor.
“Yer Değiştiren Ufuklar / Shifting Horizons” 15 Haziran’a kadar KRANK Art Gallery’de görülebilir.

Nilbar Güreş
Nilbar Güreş, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezuniyetinin ardından Viyana Güzel Sanatlar Akademisi Resim ve Grafik Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. 2012 yılında, Avusturya Hükümeti’nin desteğiyle, New York’ta bulunan International Studio & Curatorial Program misafir sanatçı programına katıldı. 2014 yılında Lutetia Building, FAAP’ın Sao Paulo’daki misafir sanatçı programına katıldı. 2013 yılında Hilde Goldschmidt ödülünü, 2014’de Otto Mauer ödülünü, 2015 yılında da Avusturya’da beşinci kez düzenlenen Belvedere Contemporary (BC21) ödülünü kazandı. 2016’da 20. Sidney Bienali, Avustralya ve İsrail Center for Digital Art’ta açtığı “Open Phone Booth” önemli solo sergileri arasında olan Güreş, kariyerine 2018 Haziran’ında Lentos Kunstmuseum, Avusturya’da düzenlenecek solo projesiyle devam edecek. Sanatçı çalışmalarını Viyana ve İstanbul’da sürdürmektedir.

Khaled Barakeh
Halen Berlin’de yaşamakta olan 1976 Şam doğumlu sanatçı Khaled Barakeh Şam Güzel Sanatlar Akademisi’nden 2005 yılında mezun oldu. 2010 yılında Danimarka’nın Odense kentinde yer alan Funen Sanat Akademisi’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayan Barakeh, 2013 yılında Frankfurt’da Städelschule Sanat Akdemisi’nden Meisterschueler derecesini aldı. Özünde resim eğitimi almış olan Barakeh Avrupa’da yaşadığı yıllar süresince kavramsal sanat pratiklerine ağırlık verdi. Şu an çok farklı medyumlar kullanarak ürettiği işlerinde sanatçı kimlik, kültür, tarih bağlamında güç dinamiklerini mercek altına almakta. Şu ana kadar birçok solo ve karma projede yer alan sanatçının sergi açtığı yerler arasında; Künstlerhaus Stuttgart; Şanghay Bienali; Salt İstanbul; Kunsthalle Brandts, Overgaden Danimarka; Frankfurter Kunstverein; Artspace New Zealand ve daha birçok müze ve kurum bulunmaktadır.

Neşe Karasipahi
1975 Karaman doğumlu sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü’nde eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Atatürk Oto Sanayi’deki atölyesini açtı. Sanatçı 2005 yılından bu yana aynı yerde çalışmalarını sürdürüyor. Geleneksel sanat teknikleri kullanarak ürettiği işlerinde ve enstalasyonlarında zıtlık kavramına sıkça yer verir. Minimalist tarzda, geometrik formlar kullanarak gerçekleştirdiği işleri, sert keskin hatlı işlenmiş mermer bloklardan yalın ve dingin bir anlatıma dönüşüyor. Birbiri içine geçmiş formları zeminden mekana yükselirken, mekanın sürekliliği içinde hem geçmişin hem de şimdiki zamanın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Zamansızlığın içinde durağan ve hareket edebilmeyi başaran bu heykeller kendine özgü üslubuyla hayat buluyor. Bu kendine özgü yaklaşım sonucunda ortaya çıkan heykelleri mekan ve zamanla kurgulanmış yapının içine oturuyor. Boşluğu hacimlendiren ve boşluğu içinde saklayan yapılar heykel pratiğinin temelini oluşturuyor.

Misal Adnan Yıldız
Çalışmalarında toplumun hayal gücünün, sosyal eleştirinin, kolektif yaratıcılığın farklı kültür, politika ve sosyal bağlamlara göre nasıl algılandığına odaklanan Yıldız, özellikle eğitimini aldığı psikolojiden ve özel ilgi duyduğu edebiyattan besleniyor. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu olan Yıldız, Sabancı Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra sanatçı ve küratör olarak birçok uluslararası küratöryel çalışma gerçekleştirdi ve araştıma programında yer aldı. 2012 yılında Independent Curatorial Vision Award (ICI) adaylarından biri olan Yıldız, 2013’te Palais de Tokyo‘da “A History of Inspiration” adlı sergiyi gerçekleştirdi. Aynı zamanda bu dönemde 13. İstanbul Bienali’nin de küratöryel işbirlikçileri arasında yer aldı. 2014 yılında Curate Award’dan Michael Wang ve Evelyn Simonds ile beraber ödülle döndü. 2016’da Yeni Zelanda Ulusal Sanat Ödülleri jürisinde yer aldı. Daha önce Almanya, Stuttgart’ta bulunan Künstlerhaus’ta sanat direktörlüğü yapan Yıldız, 2014-2017 arasında Auckland’daki Artspace’in direktörlüğü görevini yürüttü. Yıldız son olarak geçtiğimiz Ocak ayında gerçekleşen London Art Fair’in, Dialogues 2018 edisyonunun küratörlüğünü üstlendi.

0

ÖZGE ENGİNÖZ “HASAR KATSAYISI/DAMAGE MULTIPLE” 29.03-05.05.2018

KRANK Art Gallery, Özge Enginöz’ün “Hasar Katsayısı / Damage Multiple” adlı solo projesine ev sahipliği yapıyor. Sergi, günümüzün temel problemlerinden “hasar” kavramına, sanatçının çeşitli ilişki biçimlerini irdeleyen interdisipliner çalışmalarıyla odaklanıyor.

“Hasar, günümüz insanının temel problemlerinden biri bir bakıma. Yeryüzüne ilk adımı atar atmaz başlıyor. Evde, sokakta, iş yerinde bireyi sarmalayan şiddet, hızlı bir duyarsızlaşma süreci ile bireyin ve toplumun ‘’hasar katsayısını’’ arttırıyor. Çoğu zaman kendimizde başlayan bu ‘’yolculuk’’ kendimizden ötekine giderken hasar verici özelliğini de yanında götürmeyi ihmal etmiyor!”[1]

 

En genel tanımıyla doğanın veya doğal olmayan olayların yol açtığı bir durum olan hasar, belirli ilişki biçimlerinde de karşımıza çıkan bir kavram. Özellikle insan ilişkileri ve kaynaklara olana bağımlılığımızda yüksek etkili sonuçlara yol açan bir özelliğe sahip. Kavram, Özge Enginöz’ün çalışmalarına interdisipliner üretim anlayışıyla ve çoklu doğasıyla yansıyor.

Projenin çekirdeğini Enginöz’ün sanatçı Bernhard Cella tarafından düzenlenen “Matbu Bir Mekan Olarak Kitap” atölyesinde ürettiği eser oluşturuyor. “Aşk, Hasar, Kusur’’ adlı (aynı zamanda nesne-kitap) olan eser, rastgele seçilmiş İbn-i Sina’nın “Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale”sinde geçen “Zarif ve yiğit kimselerin güzel yüzlere karşı duydukları aşkın anlatılması” alıntısıyla ve sahaflardan toplanmış buluntu fotoğraflarla şekilleniyor. İç bölümde yer alan hasar grafiği ise güçlü ve basit bir unsur olan ateşle bağlantılı. Kitaba eşlik eden videoyla kitabın ateşlenme anına tanıklık ediliyor.

Sergide büyük boyutlu tuval yorumları veya gerçek malzeme kullanımıyla Doğanın minör sembolleri olarak karşımıza çıkan ağaç imgeleri, modern dünyanın kaynaklarla zarar görme katsayısı yüksek ilişkilerine göndermeler taşıyor. Simbiyotik (ortak yaşam) döngülerde okunabilecek bu karşılıklı yapılar ise Enginöz’ün özellikle kav mantarları ile yaptığı işinde somutlaşıyor. Üstünde yaşadığı ağaca çürüme yoluyla zarar verse de onların ölümünden sonra bile yaşamaya devam eden kav mantarları uygarlık tarihinde, içinde kor taşınabilen ve tıpta kanama durdurucu olarak kullanılan önemli bir bitki. Sanatçı mantarların içinde kor taşınabilmesi özelliğine odaklanarak yaptığı yerleştirmesinde, doğal malzemeyi doğal olmayan beton bloklarla sunarak yaşam biçimlerimizin çevremizde yol açtığı tahribatı görselleştiriyor.

Öte yandan aşkın kendisi de yaşam için gerekli fakat “öteki” ne duyulan şiddetiyle yakıcı olarak yani çifte doğasıyla var olabilen bir ilişki biçimi. Böylece karşılıklı etkileşimi aşk içinde de gözlemlenebilen “hasar” bir tür ortak yaşantı referansını kazanıyorken, sonuçta yıkıcı olduğu kadar yapıcı bir işlev de üstlenebiliyor.

“Hasar Katsayısı / Damage Multiple”  05 Mayıs’a kadar Krank Art Gallery’de görülebilir.

Özge Enginöz

Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Bileşik Sanatlar bölümünü 2010 yılında tamamlayan Özge Enginöz aynı yıl Almanya’da Valentin Hertweck ve Irene Paetzug’un atölyelerine katıldı ve “İstanbul’da Yaşıyor Çalışıyor” projesi kapsamında Remo Salvadori’nin yürüttüğü çalıştaya seçilen isimler arasında yer aldı. 2009’da Avusturya Kunstverein Paradigma’da ve Kunstuniversitat Linz’de düzenlenen iki ayrı karma sergide işleri sergilendi. 2011 yılında Edisyon Galeri’de gerçekleşen kişisel sergisi “Replik”in ardından 2012-13 yıllarında Borusan Art Center programına katıldı. 2013 yılında Mixer’deki “Sanıldığı Gibi Değil” adlı kişisel sergisini, 2016’da Artnivo’da  “Huzursuz Ruhlar İçin” ve Blok Art Space’te “LOOP? – Dönen Dünya – Fragmanlar ve Sorular” izledi. 2017’de Arter’de, Bernhard Cella tarafından düzenlenen “The Book as Printed Space – Concept and Printed Work Bookmaking Workshop”unda yer aldı. Kariyerinde çok sayıda grup sergisine de katılan Enginöz, çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

[1]  Olcay Özmen “Olmanın Kaderinde ve Hasar Burcunda Bir Şair: Birhan Keskin”, Birhan Keskin Şiiri ve Ba, s.81, Metis, 2008.

0

ZEYNEP BELER “BEACHCOMBER” 15 Şubat 2018 – 17 Mart 2018

KRANK Art Gallery, Zeynep Beler’in “Beachcomber” adlı solo projesine ev sahipliği yapıyor. Sergi sanatçının 1-30 Kasım 2017 tarihleri arasında davet edildiği Almanya, Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Düsseldorf konuk sanatçı programından ve son dönem çalışmalarından yapılan bir seçkiyle şekilleniyor.
“Bulunmuş nesneler bilgisayarımın kıyılarına vuruyor. Teneke kutularla eski lastikler, korsan mallarına karışıyor. Gömülü hazine gerçekten orada, ama üstü ziftle kaplanmış ve tuhaf. Görülmesi güç çünkü yabancı ve yalnızca pek azımız, adı konmamış olanı görebiliriz.
Bir şey arıyorum, doğru.
Verilerin içindeki anlamı arıyorum.
Sahilden topladığı ganimetle geçinen bir aylak gibi ekranımı taramamın sebebi bu – seni arıyorum, beni arıyorum, maskelerin ötesini görmeye çalışıyorum. Galiba tüm yaşamım boyunca ikimizi aramışım.”
“The Powerbook / Dizüstü” Jeanette Winterson, 2002, Çeviri: Zeynep Mercan

Zeynep Beler son dönem çalışmalarında interdisipliner üretim anlayışının örneklerini verirken gerek malzeme gerek teknik anlamda edebiyattan felsefeye, internetten bilime geniş bir ilgi ufkundan besleniyor.
Adını Jeanette Winterson’un 2002 tarihli “Dizüstü” adlı siberuzayda fantastik bir yolculuğu anlatan romanından alan “sahilden topladığı ganimetle geçinen aylak” anlamına gelen Beachcomber’ da yer alan tüm eserler; metinler, şehir görünümleri, sokaklar, spontane anlardan devşirilmiş figüratif imgeler ve kişisel yaşamdan detaylarla dolup taşarken; malzeme ve teknik kadar yaşamın bizahati kendisinin de yeniden dönüşüm (recycle) içinden süzülerek bir tür üst dönüşümle (upcycle) sanatsal bir yapıta evrilebileceğini gösteriyor.
Serileri ve tek tek eserlerinde fotoğrafın baskın halini bir tür atık sayılabilecek kullanılamaz karelerden semboller inşa ederek kıran sanatçı, yaşamın ciddiyetini de çelişik yanlarını göstererek aşmayı öneriyor. İzleyende derin bir merak uyandıran bu imgeler evreni, bir anlatının parçaları gibi kurgulanırken, satır aralarında yoğun bir form dengesi gözlenebiliyor.
Birey olarak hali hazırda çok yoğun bir görsellik ve veri bulutu içinde yani bir anlamda enformasyon çağında yaşıyorken, çağdaş sanat alanının esinlenme biçimlerimden üretim anlayışlarına dek sanatsal pratiği hayata daha da “yakınlaştırdığını” bitmiş halleri ile sanat yapıtlarında okumak mümkün. Kendi kuşağı içinden böylesi yoğun bir üretimi “Beachcomber” ile galeri mekanına taşıyan Beler, buluntu malzemeler, çektiği fotoğraflar, yağlıboyalar vb. malzeme ile gündelik hayatın detaylarına attığı bakışlarla yoğun bir “ağ” örüyor. Aslında herkesin akıllı telefonlarıyla yaratıp yanında taşıdığı yapay belleğin bir temsilini kısaca. Sanatçının kurguladığı bu “ağ” izleyende ilk anlamı ve işlevinden koparılmış görsellik aracılığıyla belleği çağrıştırırken, klasik resmetme biçimini kullandığında bir döngü yaratıyor. Bir çeşit belirsizlik hali içinde hepimize tanıdık gelen detaylarla dolup taşan, yaşamın ve sanatın sınırlarını giderek silikleştirip muğlaklaştıran bir döngü. Belleğin ve yaşamın büyük dalgalarının getirdiği her şeyin aralığından sızanlara bakıyoruz.
Beachcomber 17 Mart’a kadar Krank Art Gallery de görülebilir.
Zeynep Beler
1985 Ankara doğumlu sanatçı 2007’de Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun oldu. 2010’da Leiden Üniversitesi’nde fotoğraf çalışmaları yüksek lisans programını tamamladı. 2010-12 arası Borusan Art Center konuk sanatçı programında yer aldı. Çevirmenliğiyle de tanınan sanatçının katıldığı diğer atölye ve konuk sanatçı programları arasında Orta Ölçekli Kent: Sıradanı Fotoğraflamak (GAPO ve ISSP işbirliğinde) ve AiR Turkey-Scandinavia Connections (Tranas, İsveç) bulunmaktadır. Yakın zamanda katıldığı sergilerden bazıları İstanbul Modern’de “Habitat” 2015-16, BERLINARTPROJECTS’de “Greetings from Now On: Territories of Commitments” 2016, Zilberman Projects’de “Yazı Kalır” adlı solo sergi 2017 ve Borusan Contemporary’de “Ağaç, Gölge, Deniz, Ay” 2017. Beler yaşamı ve çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.

0

PELİN KIRCA “SİVAS” 24 Ocak – 03 Şubat 2018

KRANK Art Gallery, Pelin Kıca’nın “Sivas” adlı solo projesine ev sahipliği yapıyor. Kaan Müjdeci’nin ilk uzun metrajlı filmi olan ve 2014’te Venedik Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan“Sivas” Pelin Kırca’nın eserlerine de ilham veriyor. Sergide Norgunk tarafından sınırlı sayıda basılan ve sanatçı imzalı “Sivas” adlı kitabın lansmanı da gerçekleştirilecek.

KRANK Art Gallery “Sivas” sergisiyle izleyiciyi, Pelin Kırca’nın düşsel dünyasına davet ediyor. Grafikten illüstrasyona, desenden dijital tasarım, animasyon ve video sanatına dek geniş bir skalada interdisipliner üretimiyle tanınan Kırca, sergide filmin duygusal doku ve boyutundan esinli farklı ölçülerdeki suluboyalarını izleyiciyle paylaşıyor.
Filmde yaşadığı küçük köyde okulu ve arkadaşlarıyla vakit geçirmekten başka rutini olmayan 11 yaşındaki Aslan’ın hikayesi işleniyor. Aynı sınıfta okuduğu Ayşe’ye aşık olan Aslan, bir gün yaşadığı bölgede yaygın olan köpek dövüşlerinden birine denk gelir. Burada yaralı bir halde ölüme terk edilen “Sivas” isimli köpeği çevredekilerin itirazlarına rağmen sahiplenerek, başka bir canlı ile iletişim kurar. Hayatını etkileyen bu önemli karşılaşmadan itibaren bir çocuğun bu coğrafyada yaşamın zorlu yönleriyle nasıl başa çıkmaya çalıştığını izliyoruz.
Pelin Kırca da kağıt üzerine suluboya eserlerinde doğal bir atmosfer kurgusu içine yerleştirdiği öğeler ve figürlerle hikayenin aşk, arkadaşlık, dostluk, yalnızlık gibi derin ve evrensel yönlerine odaklanıyor. Belirli sahne kurgularını andıran bu eserler izleyiciye eski zaman anlatılarına eşlik eden yalın minyatür dilini anımsatıyor. Yüzeyin tamamı bir kadraj olarak kullanılarak gösterilenin, hikayenin geçtiği daha büyük bir bütünün parçasına ait olduğu izlenimi verirken, doğa ve bileşenlerinin katmanlı kurgusuyla da örtüşüyor. Ağaçlar, hayvanlar, meyveler, gökyüzü ve zemin fon olmanın ötesinde asıl öğeler gibi işlenen temalara sembolik katkılarıyla işlev kazanıyorlar.
Pelin Kırca
1982 Atlanta doğumlu Pelin Kırca, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nden 2004 yılında mezun olduktan sonra 2007 yılında Güzel Sanatlar yüksek lisansını tasarım alanında New York’taki School of Visual Arts’ta tamamladı. Türkiye’nin yanı sıra Amerika, İtalya, Fransa, İspanya, Japonya, İsviçre ve Portekiz’de karma sergilere katıldı. Colors gibi dergilerde desenleri yayınlanan, Memento Mori ve Reconstructing Mayakovsky adlı animasyon filmleriyle Vienna Independent Shorts, Chicago Underground, Akbank, Lucca, International Filmmor Women Festival on Wheels, Manifest, !F Istanbul gibi uluslararası festivallerde animasyonları gösterilen Kırca, kendi tabiri ile “profesyonel hayalperest”. “Yalnızca düşüncede varolan ve sanat yapıtından başka bir neticesi olmayan bu oyun, aynı zamanda düşüncenin ve sanatın gerçek olmasını ve bunların dünyanın gerçekliğini sarsmasını sağlıyor”.
İnterdisipliner çalışmalarıyla yerel ve uluslararası pek çok ödüle de layık görülen sanatçı yaşamını İstanbul’da sürdürmektedir.

0

IRMAK CANEVİ & ZEREN GÖKTAN “0 536 075 56 83” 23 Kasım 2017 – 6 Ocak 2018

KRANK Art Gallery, Irmak Canevi ve Zeren Göktan’ın “0 536 075 56 83” adlı ortak sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi şehir dokusunda çokça karşılaştığımız telefon numaralarından birini kendi içinde gelişen bir süreçle buluyor, isimleştiriyor ve dönüştürerek yeni bir eser haline getiriyor. Projeye adını veren bu numara aynı zamanda iki sanatçının işbirliği yaptığı tek iş olan ses enstalasyonuna* açılan bir portal niteliğinde.

Arka planda bir yıkım görülüyor. Belki bir gecede konan evler yine bir gecede yıkılmış. Eşya dolu bir kamyon var; park etmiş, kapısı açık ve önünde plastik bir sandalye… Karşı konulamayan, baskı uygulanamayan bir farklılığı koruyarak görünenin ve onun algısının tüm maceralarını taşıyan bu hurdacı kamyonunun yanındaki duvara bir de telefon numarası yazılmış: “0 536 075 56 83”.

Eserlerinde mekan olarak yaşadıkları şehri ve malzeme olarak ona ait her türlü detayı kullanan iki sanatçı, bu ortak sergide şehre sesini kıstıkları sakin bir yerden bakmayı tercih ediyorlar. Zeren Göktan’ın fotoğraflarındaki çocuklar ve Irmak Canevi’nin kahve bardaklarından yaptığı enstalasyonlar, az ötede devinen o büyük şehrin kıyısında kendilerine yer açarken aslen nereli olduklarına dair bir de ipucu veriyor. İzleyici, aynı zamanda serginin ismi olan numarayı tuşladığında, kurgulanan bu yeni dünyanın eski sesini duymaya başlıyor.

Irmak Canevi’nin “Arılar da Kafein Sever” adlı yerleştirmesi ilhamını sanatçının “Yapılan bir araştırmaya göre arılar bile güne kafeinsiz başlayamıyor.” anekdotundan alır. Malzeme olarak kaynağını ise sanatçının her sabah atölyesinde çalışmaya başlamadan tükettiği kahve bardaklarında bulur. İçleri boşalan kağıt bardaklar kesilerek, beton ve balmumu ile kaplanarak farklılaştırılır. Kahve bardağı artık bizim özgürce kullanabileceğimiz bir nesne olmaktan çok bize Canevi’nin yapıtını, o sanat yapıtının parodisini kullanabilme koşullarını sunan bir nesneye dönüşmüştür. Günümüz tüketim toplumunun hazır yapım işlevsel bir nesnesini ele alan Canevi, dekonstrüksiyon eylemiyle nesneyi yapı bozumuna uğratır. Modernizmin ustalarından Marcel Duchamp ele aldığı böyle bir hazır nesnenin dekonstrüksiyonunu izleyiciye bırakırken, Canevi bu eylemi sanat pratiği olarak bizzat kendisi gerçekleştirir ve böylece bir seri oyunla tüketim, üretime; çöp, natürmorta, yani sanat eserine dönüşür.

“Usta İşi” adlı serisinde ise Canevi kaydettiği sokak detaylarını yeniden ele alır. Sanatçı şehrin ‘gelişigüzel’, ‘kusurlu’ olarak tarif edilebilecek eklem yerlerinin fotoğraflarını alışılmadık malzeme bileşikleriyle maketleştirir. Asla estetik alanda yer alamayacak bir imge ile sanatın örtüştürülmesi eylemiyle karşı karşıya bırakır izleyiciyi. Özenle camekanlanan her bir ‘güzelleme’ yeni bir bütünün parçasını oluşturur. Yılgın bir şehir planlamacısının hayallerine sahip çıkan sanatçı farklı bir dönüşüm hikayesi önermektedir.

Zeren Göktan “Arka Bahçe” isimli fotoğraf serisinde herkesin yaşamında terkedilen eşyaların atılıp unutulduğu bir arka bahçeden ilham alır. Daha çocuk yaşta dış dünya ile ilk karşılaşmaların yaşandığı bu bahçelerde sonsuz sayıda oyun kurgularken, hayal gücünü keşfeden insan, yıllar geçtikçe anılarında yaşatmaya  çalıştığı bu oyunlu dünyaya özlem duyar.  Sanatçı fotoğraflarında, erişilmez, hatta erişilmesi tehlikeli gibi duran yerlerde poz verdirdiği çocuklara hayallerini hediye eder. Yüksekten bakıldığında her şey küçülmüş ve çocuğun bakış açısı dolayısıyla hakimiyet alanı genişlemiştir. Çünkü Dünya tepeden bakıldığında oyuncaklaşır. Göktan’ın çocukları Lewis Carroll’un “Alice Harikalar Diyarında”ki Alice’i gibi derinlere inmeyi bırakıp yüzeyin keşfine çıkmıştır. Özne kendisi için mümkün kılınan perspektifi terk etmiştir. Görünebilir her şey yani bütün olanaklı bilgi gözlerinin önündedir artık. Kurguladıkları oyunlar aynı Alice’inkiler gibi belli kuralları olmayan, kazanan ve kaybedenin açık olmadığı oyunlardır. Tüm bu atmosfer insanın minör oyunuyla, majör bir oyunun, insani oyunla tanrısal bir oyunun iç içe geçtiği ana tanıklık ettirir bizi.

KRANK Art Gallery “0 536 075 56 83” sergisiyle izleyiciyi, Canevi ve Göktan’ın, yetişkinlerin yükseldikçe ufalan dünyasına meydan okuyan çocuklar gibi, hayalini kurdukları sessiz bahçelerde kurguladıkları oyunların büyülü dünyasına davet ediyor. Yalnızca düşüncede varolan ve sanat yapıtından başka bir neticesi olmayan bu oyun, aynı zamanda düşüncenin ve sanatın gerçek olmasını ve bunların dünyanın gerçekliğini sarsmasını sağlıyor.

*Ses kurgusu için Benjamin Fenton’a teşekkür ederiz.

Irmak Canevi

Irmak Canevi’nin işlerinde kullanılan malzemeler kendi deyişiyle “en az sanatçı kadar önemsizdir”. Öte yandan önemli olan ise onları şekillendirme sürecidir. Malzemenin bu şekilde sıradanlaşması sanatsal pratik açısından her şeyin kullanılabileceği anlamına gelir. Bu yönüyle sanatçının eserlerinde, şeylerin bir araya geliş biçimine dair bir “güzelleme” okuruz. Bir öğenin diğeriyle nasıl ve nerede bir araya geleceği, bu montajın bütüncül olarak değerlendirilmesini pekiştiren bir eylemdir. Yöntem ve sonucun bu şekilde dengelenmesi, sonucun –nihai ürün olarak sanat yapıtının- karşısında süreci ve zanaatı vurgulayarak çalışmayı adeta politik bir duruş olarak sunar.

Zeren Göktan

Çalışmalarında yeni ve kurgusal bir dilin olanaklarını arayan Zeren Göktan, yaşadığı toplum ve kültüre ait kodları da sanatsal pratiği içinde değerlendirir. Kurgusal hatta yer yer spontane bir ton taşıyabilen projelerindeki bakış açısı bireyin içinde yaşadığı koşullar kadar zamanına dair sorun ve duyarlılıklarını da görünür kılmayı amaçlar. Göktan’ın konu edindiği anlatıya yönelik öznesi ve tüm detaylarıyla yakından ilgilendiği sahne kurguları, jest ve mimikler, sanatçı kimliğindeki titiz ve araştırmacı bileşenden kaynaklanır. İşleri aracılığıyla izleyicinin bakışına, didaktik ve klişe bir dilin ötesinde, zorlu konulara zarafetle açılan samimi bir manzara sunar.

0

GÜNEŞ TERKOL “EVİM KALBİMDİR” 2 – 18 Kasım 2017

KRANK Art Gallery, ‘Evim Kalbimdir’ ile Güneş Terkol’u konuk ediyor. Terkol’un Art Night Londra için hazırladığı ve Türkiye’de ilk defa sergilenecek pankart projesi ve projenin dokümantasyonu 18 Kasım Cumartesi gününe kadar galeride görülebilecek. Ayrıca Bige Örer, 13 Kasım Pazartesi, proje kapsamında Güneş Terkol ile bir sanatçı konuşması gerçekleştirecek.

Londra’da yılda bir kez gerçekleştirilen çağdaş sanat festivali Art Night, her yıl önde gelen kültürel kurumlardan biri ve beraberinde bir küratörü Londra’nın sıra dışı bir bölgesine davet ederek, o bölgenin tarihi, kültürü ve mimarisini inceleyen bir proje başlatıyor. Bu yıl 1 Temmuz’da Doğu Londra’da gerçekleştirilen Art Night, Fatoş Üstek küratörlüğünde Whitechapel Gallery işbirliği ile gerçekleştirildi. Türkiye’den projeye davet edilen Güneş Terkol’a Londra’da katıldığı bir aylık sanatçı konuk programının ardından Art Night için yeni bir çalışma siparişi verildi. Terkol’un sosyal bir angajmanın pratiği şeklinde gelişen 7. Pankart projesi olan Evim Kalbimdir için farklı gruplardan katılımcılar sanatçıyla işbirliği içine girdiler. Terkol, Middlesex Street Estate sakini bir grupla çalıştı. Londra’da göçmenlere tahsis edilmiş iki konuttan biri olan Middlesex Street Estate 1965- 1970 yılları arasında Londra Mimarlar Birliği tarafından inşa edilen, içinde oyun alanları ve garaj bulunan ve konut sakinlerinin katkısıyla da peyzajı gerçekleşmiş bir avlunun etrafını çevreleyen 23 katlı bir bloktan oluşuyor. 270 adet mülk barındıran binanın %70’i farklı azınlıklar tarafından birkaç jenerasyondur sosyal konut olarak kullanılıyor.

Katılımcılar gerçekleştirdikleri bir seri dikiş atölyesi sonucu 200 x 300 cm ölçülerinde “Home is My Heart / Evim Kalbimdir” isimli büyük ölçekli bir pankart ürettiler. Güneş Terkol’un tasarladığı zeminin üzerine işlenen pankart, her bir sahnesiyle semt sakinlerinin ümitlerinin, düşlerinin, bulundukları çevre ve komşuları ile olan ilişkilerinin duygu ve emek dolu şiirsel anlatımını gözler önüne seriyor. Ortaya çıkan çalışma Londra Metropolitan Üniversitesi’nin altı okulundan biri olan Sir John Cass School of Art, Architecture and Design (The Cass) binasının camında sergilendi.

Proje kapsamında bir de görsel-işitsel performans gerçekleştirildi. Bölge sakinlerinin katılımıyla oluşturulan ve ‘Kuş Bandosu’ ismi verilen gezici koro; kuş düdükleri çalarak pankart ile beraber şehirde dolaştı.

Projenin bir diğer heyecan verici yanı da pankartın City of London Cooperation’ın katkılarıyla 4 m x 12 m ölçülerinde büyütülerek Middlesex Street Estate’in dış duvarında kalıcı bir duvar resmi haline getirilmesi oldu.

Proje kapsamında ayrıca Terkol’un 2010 yılında yarattığı ‘Arzu Yalayıp Geçti Bandosu’ serisi sergilendi. Birbirinden farklı ve çeşitli sosyal sınıflara mensup 27 kurgusal karakteri canlandırdığı gerçek boyutlu seride yer alan her karakter, toplum içinden bir bireyi temsil ederken, yan yana gelmeleriyle sahip oldukları toplumsal kimlik vurgulanıyordu. “Arzu Yalayıp Geçti Bandosu”nun “Evim Kalbimdir” ile beraber Art Night kapsamında The Cass binasının camlarında sergilenmesi toplumsal bir aradalığın ahengini farklı zamanlarda yaratılmış iki ayrı bandoyla vurgulamıştı.

“Benim için pankart önemli bir kavram çünkü insanlar bir olayı protesto etmeye başlamadan önce toplanıp pankartlarını yaratırlar çünkü bu süreç onlara bir yandan da düşüncelerini, politikalarını tartışma olanağı sunar” diyen Güneş Terkol’un bulunduk materyallerle, özellikle yumuşak dokulu malzemelerle gerçekleştirdiği işleri sanatçının kişisel tarihi, çevresi, ilişkileri ve karşı karşıya geldiği toplumsal koşullarla şekillenir. Kullandığı müphem karakterler, başı sonu belirsiz, anlatıcısı olmayan bir hikayenin kahramanlarıdır. Bu hikayeler dikişli eserlerinde, skeçlerinde, kimi zaman da müzikal performanslarında karşımıza çıkar.

Güneş Terkol’un “Evim Kalbimdir”  ile beraber yedi pankart projesi bulunuyor. Çin’den Antakya’ya; İstanbul’dan Berlin’e kadar farklı coğrafyalarda düzenlediği atölye çalışmalarının sonucu ortaya çıkan pankartlar bu farklı coğrafyalarda yaşayan kadınlar, göçmenler, gençler, vb. kesimlerin hayalleri, korkuları, gelecek kaygıları, güncel durumlarını bir anlamda resmediyor.

Güneş Terkol Hakkında

Kollektif üretimin, ortaklaşa çalışmaların ve ortak bir amaçla bir araya gelişlerin de çok önemli olduğuna inanan sanatçı 2005 yılından beri bireysel çalışmalarının yanı sıra Ha Za Vu Zu sanat kolektifi ile de üretimler yaptı. Ha Za Vu Zu üyesi 3 sanatçı: Oğuz Erdin, Güçlü Öztekin, Güneş Terkol yeni grupları GuGuOu ile performanslarına devam ediyor. 2016’da Paris Cité des Arts’ta sanatçı programına katılan Terkol’un işleri son olarak 32. Sao Paulo Bienali’nde ve Manhattan Loft Gallery Londra’da “All Fun and Games Until Someone Gets Burnt…” grup sergisinde görüldü.

Sanatçı Programları; 2013 ISCP, New York; 2011 OrganHaus, Chongqing; 2010 Gasworks, Londra

Solo Sergiler; 2015 LISTE, The Young Fair Basel; 2014 “Holographic Recording” NON Gallery İstanbul; 2012 Frieze Frame, Frieze Art Fair Londra; 2012 “The Main Forces That Stir Up Action” NON İstanbul; 2008 “No Ceremony for Transition” Apartman Projesi İstanbul

Grup Sergileri; 2016 “O zaman renk!” Artnivo İstanbul; 2015 “Passion, Joy, Fury” MAXXI, National Museum of XXI Century Arts Roma;, 2015 “Stay with me” Depo İstanbul; 2014 10. Gwangju Bienali Kore; 2013 “Better Homes” Sculpture Center New York; 2013 Whitechapel Gallery Londra (Ha Za Vu Zu ile beraber); 2012 “Who told you so?! #4 Truth vs. Family” Onomatopee Eindhoven; 2012 “Signs Taken in Wonder” MAK Viyana, Küratörler: Simon Rees ve Bärbel Vischer; 2012 “What a Loop” Berlin (Ha Za Vu Zu ile birlikte); 2011 “Dream and Reality” İstanbul Modern İstanbul; 2009 10. Lyon Bienali, (Ha Za Vu Zu ile birlikte), Küratör: Hou Hanru; 2009 “BREADWAY, Urban stories: The X” Baltic Triennial of International Art Vilnius (Ha Za Vu Zu ile birlikte); 2007 10. İstanbul Bienali, Küratör: Hou Hanru (Ha Za Vu Zu ile birlikte); 2007 “sobe!” Bilsar İstanbul, Küratör: Leyla Gediz; 2007 “We Are Getting Vocalized” Galerist İstanbul (Ha Za Vu Zu ile birlikte)

0

ROMAN URANJEK “ROOM FOR AN IMAGE” EXHIBITON SEPTEMBER 8TH – OCTOBER 28TH

In his second exhibition at KRANK Art Gallery, Roman Uranjek presents works from a project that he had started on 1.1.2002 – when the Euro was introduced as the currency of the European Union – and continued uninterrupted for 15 years. The exhibition consists of posters, prints, books and collages.

On January 1st, 2002, the day when the Euro became the official currency of the European Union, Roman Uranjek drew his first cross intervention on the European currency Euro, and launched the project titled “At Least One Cross A Day After 1.1.2002”. His works with a Cross on surfaces that relate to the history of art seem to belong to a humanistic and symbolic, pre-Christian and post-Christian iconography. Much has been talked about the symbolism of the Cross until today, and in fact, not only Medieval Gothic art, the Renaissance and post-Renaissance art history, but also the history of modern art, especially since Malevitch, has been preoccupied with this icon. Roman Uranjek is also using the same icon, but the originality of the artist’s idea arises from the fact that the sensibility of the crosses he draws as interventions on found pages induce a mirror effect. Consequently, the objects and found objects overstep their “material presence” and generate their own “image presence”, as the image is a sensibility pertaining to art. The “image presences” transform their iconified state into “art image presences”, reifying their “aureoles” in images. In this sense, the surfaces that Uranjek uses, as mediums with mirroring effects, distance the image presence from the material presence, and show that they have their separate places.

As a sign, the cross is a simple form consisting of two lines perpendicular to one another. It is one of the earliest symbols used in the history of humanity, and it appears at various stages of the cultural development from prehistory to the present day. Its presence in history is quite diverse; sometimes it appears merely as an ornament, sometimes as a determiner of identity, and at other times as a symbol of obsession, faith or veneration. In numerous caves in Europe various carvings where the form of the cross was used have been found, and subsequently, the same form was used by many religions, especially by Christianity. The fundamental symbol of Christianity, the cross, acts as a reminder of the crucifixion of Jesus, and is the representation of salvation from pain and death. It is a symbol of God’s love for the humankind who managed to prevail over sin and death through the sacrifice of His Son; through the resurrection of Jesus, the humankind has triumphed over death. In a sense, the cross is the symbol of life and eternity.

Setting out with the principle of producing a work every day, and affected by the religious, mythological, erotic, and every other symbolic meaning of the cross, the artist examined the integration of the cross, as a universal motif, into everyday life. Books, magazines, photographs, and flyers have all become materials to work with for Uranjek, and through an artistic intervention made by drawing his own cross on these he has introduced a different meaning to what was represented earlier. In his works on books, he compiles the principal figures of the history of art, and through collages, he effectively produces a reinterpretation of the history of art. By placing a cross on a reproduction of a work of art from art history, or on a reproduction of a material from the printed press, he alters the given visuality of the image, also effecting a semantic transformation. The main point is the defining of two separate elements in a single work; the elements of template-copy and intervention-original in the domain created by the artistic intervention. In this project, set out on the principle of a work a day, through a regular and obsessive creative process, Uranjek reveals an artistic act that does not let a day go by without at least drawing a line.

About Roman Uranjek

Born in 1961, in Trbovlje, Slovenia, the artist lives and works in Ljubljana, Slovenia.

He is one of the founders and a member of the IRWIN Group, established in 1983. The initiative founded in Ljubljana (Slovenia) was instrumental in the establishment of the design department “Novi Kolektivizem” and the artists collective “Neue Slowenische Kunst (NSK)” in Yugoslavia. After establishing a specific visual language in its predominantly pictorial projects in the 1980s, IRWIN focused on a critical comparative review between the art history of “Western Modernism” and the “retro-avant-garde” of “Eastern Modernism” since the 90s.

The joint project “DATES”, realised with Radenko Milak, consists of a masterly and spontaneous gathering of Milak’s “365 Images of time” series and Uranjek’s project “At least one cross a day after 1.1.2002”. Their mutual interest in each other’s work developed as a result of a similarity of artistic approaches in perceiving and comprehending objective time and historical time, and eventually culminated in a concrete cooperation. Since 2015, they have exhibited this project at venues such as Duplex100m2 in Sarajevo, Museum of Contemporary Art in Zagreb, Galerija Matica Srpske in Novi Sad, the Cankarjev dom in Ljubljana, and in November 2016 at KRANK Art Gallery.

0

ROMAN URANJEK “ROOM FOR AN IMAGE” SERGİSİ 8 EYLÜL – 28 EKİM

Roman Uranjek, KRANK Art Gallery’deki ikinci sergisinde, 1.1.2002 tarihi-Avrupa Birliği’nin Euro sürecine girmesi- itibariyle başlattığı ve 15 yıllık aralıksız süregelen projesinin çalışmalarını sergiliyor. Afiş, baskılar, kitaplar ve kolajlar, serginin görselliğini oluşturmakta.

Avrupa Birliğinde Euro’nun resmi para birimi olmasının kabul edildiği gün olan 1 Ocak 2002’de Roman Uranjek Avrupa’nın ortak para birimine müdahele eden ilk haçını çizmiştir ve bu çalışma “At least one cross a day after 1.1.2002” projesinin başlangıcını oluşturur. Sanat tarihini ilgilendiren yüzeyler üzerindeki Haç çalışmaları, insani ve sembolik Hıristiyanlık-öncesi ve sonrası ikonografisine ait olarak durmaktadırlar. Bugüne kadar Haç’ın sembolizmi üzerine çok şey söylenmiştir ve aslında, sadece Orta Çağ Gotik sanatı, Rönesans ve Rönesans sonrası sanat tarihi değil, modern sanat tarihi de (bilhassa Malevitch’den beri) bu ikon ile çok uğraşmıştır. Roman Uranjek’in bu ikonu kullanırken asıl geliştirdiği fikir; kullanmış olduğu hazır sayfalar üzerine müdahale ederek çizdiği haçların duyarlılığının, bir ayna etkisi yapmakta oluşudur. Bu sayede, nesneler ve hazır nesneler kendi “maddi varlıklarından” çıkarak “imge varlıklarını” oluşturmaktadırlar. “İmge varlıkları” ikonlaşmakta olan hallerini bir “sanat imgesi varlığına” dönüştürmektedirler.

Bir işaret olarak haç birbirine dik iki çizgiden oluşan basit bir şekildir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biridir ve tarih öncesinden bugüne kadar kültürel gelişimin birçok aşamasında karşımıza çıkar. Tarihteki varlığı çok çeşitlidir; kimi zaman sadece bir süs, kimi zaman kimlik belirleyici, kimi zaman da saplantı, inanç ve tapınmanın sembolü olmuştur. Avrupa’daki mağaraların bir çoğunda çarmıh biçiminin kullanıldığı bir çok gravür gözlenmiş ve sonrasında birçok din tarafından özellikle Hristiyanlık tarafından kullanılmıştır. Hristiyanlığın temel sembolü haç, İsa’nın çarmıha gerilişinin hatırlatıcısı olarak acıdan ve ölümden kurtuluşunun temsilidir. Tanrı’nın, Oğlunun kurban edilişi ile günah ve ölümün üstesinden gelen insanoğluna duyduğu sevginin sembolüdür; İsa’nın dirilişi ile insan ölümü yenilgiye uğratmıştır. Bir anlamda haç yaşam ve sonsuzluğun sembolüdür.

Her güne bir çalışma ilkesi ile yola çıkan sanatçı, haçın; dini, mitolojik, erotik tüm sembolik anlamlarından etkilenerek, evrensel bir motif olarak gündelik hayata dahil oluşunu incelemiştir. Kitaplar, dergiler, fotograflar, el ilanları Uranjek için hepsi birer malzeme olmuş, onların üzerine kendi haçını çizerek yaptığı sanatsal müdahele ile temsil edilene farklı bir anlam getirmiştir. Kitap çalışmalarında sanat tarihinin öncül figürlerinin derlemesini yapar, kolajlar ile sanat tarihini adeta yeniden yorumlar. Sanat tarihinden bir eserin reprodüksiyonu ya da basılı medyanın bir reprodüksiyonunun üzerine yaptığı haç ile, mevcut imgenin görselini değiştirerek, bir yandan da semantik değişikliğe neden olur. Asıl mesele bir eserde iki ayrı ögenin tanımlanmasıdır; sanatsal müdahelenin yarattığı alanda şablon-kopya ve müdahele-orijinal öğeleri. Bu projeyle Uranjek günlük ilkesiyle yola çıktığı düzenli ve obsesif bir yaratım süreciyle, en azından bir çizgi çizmeden birgün bile geçirmeyen sanatsal eylemi gözler önüne sermektedir.

Roman Uranjek Hakkında

1961 Trbovlje, Slovenya’da doğan sanatçı Ljubljana, Slovenya’da yaşıyor ve çalışıyor.

1983’te kurulan IRWIN Group’un kurucusu ve üyesidir. Ljubljana’da (Slovenya) kurulan oluşum yine Yugoslavya topraklarında tasarım departmanı “Novi Kolektivizm” ve sanatçı kolektifi “Neue Slowenische Kunst (NSK)” oluşumunda da önemli rol aldı. IRWIN, 1980’lerde ağırlıklı olarak resimsel projelerinde belirli bir görsel dil oluşturulmasının ardından 90’lardan itibaren “Batı Modernizmi”nin sanat tarihini, “Doğu Modernizmi”nin “retro avangard”ı ile karşılaştırarak eleştirel bir inceleme yapar.

Radenko Milak ortaklığı ile oluşan “DATES” projesi, Milak’ın “365 Images of time” serisi ve Uranjek’in “At least one cross a day after 1.1.2002” projelerinin ustaca ve spontan bir şekilde bir araya getirdi. Birbirlerinin işlerine olan ilgileri, objektif zamanı ve tarihi zamanı algılama ve anlamadaki sanatsal yaklaşımlarının benzerliği sonucu gelişmiş ve somut bir işbirliğine dönüşmüştür. 2015 senesinden itibaren bu projeyle Duplex100m2 – Saraybosna, Museum of Contemporary Art Zagreb, Galerija Matice Srpske – Novi Sad, Cankarjev dom – Ljubljana’da ve Kasım 2016’da KRANK Art Gallery’de sergiler gerçekleşmiştir.

0

ASLI ÇAVUŞOĞLU “KIRKPARE” Sergisi 5 Mayıs – 1 Temmuz

Krank Art Gallery, Ali Akay küratörlüğünde gerçekleştireceği yeni sergisi “Kırkpare” ile sanatçı Aslı Çavuşoğlu’nu ağırlıyor. Kadim bir kırmızı renge odaklanan “Kırmızı / Kırmızı”, yapay bir şekilde üretilmiş taşlar (Taşlar Konuşuyor) ve fotoğraf kağıdı üzerine pozlanan taklit mücevherler ile; adeta bir simülakr dünyasına ait olmaya başlayan tarihi, bu üç ayrı sanatsal çalışmanın birbirleriyle kesişmesiyle ortaya koyuyor.

Aslı Çavuşoğlu, “Kırkpare” isimli solo sergisinde üç ayrı çalışmasının fragmanlarından meydana gelen bir yapboz hazırlıyor. Galeri mekanındaki yapbozun ilk parçasını 14. İstanbul Bienali sırasında gerçekleştirdiği Kırmızı / Kırmızı adlı eserinin bir varyasyonu oluşturmaktadır. Renk üzerinden bir hikaye ortaya koyan eser, MÖ 7. Yüzyıldan beri Aras Nehri kıyısında bulunan bir böcekten elde edilen özel kırmızı pigment kullanılarak üretilmiştir. “Ararat Kermesi” olarak adlandırılan bu böceğin Aras Nehri’nin Ermenistan tarafında soyu tükenmektedir. Türkiye tarafında ise çoğunlukla Anadolu’da yaşayan Ermeniler tarafından kullanılan boyanın yapım tekniği 1915’ten sonra kaybolmuştur. Aras Nehri kıyılarında bulunan bir bitkinin köklerinde hayat bulan bu böcek, bir anlamda Türkiye ve Ermenistan’ın sınırını oluşturmakta ve bu sınırda her iki tarafta da yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Renk olarak kırmızı, “ortak yaşam alanı” oluşturmak üzere var olmaktadır. Asırlar öncesine dayanan bir teknik ile üretilen kırmızı renk hem canlılığa, hem de ölüme gönderme yapmaktadır. Sanatçının deyişi ile bu özel kırmızı kendi kendine bir enerji yaratmayı başarmakta ve kendine çekmektedir.

Dünyada bu boyayı üreten tek adamın peşine düşünce kendini Erivan’da Eski Elyazmaları Bilimsel Araştırma Enstitüsü’nde bulan Çavuşoğlu, buradaki elyazmalarından ve geleneksel Ermeni minyatürlerinden esinle desenler ve defterler üretmiştir. Çalışma bu pigmentin nehrin her iki yakasında da kayboluşunu anlatırken pigmentin üretim bilgisinin yeniden paylaşılması ile nesnel kültürün araçlarının çağdaş kullanımına dair yeni bir tartışma başlatmaktadır.

Yapbozun ikinci fragmanını sanatçının “Taşlar Konuşuyor” adlı çalışmasından eserler oluşturmaktadır. Türkiye’de yapılan birçok kazıda bulunmuş, ancak sergilenmeye ‘layık’ görülmemiş arkeolojik eserler üzerine bir çalışma olan “Taşlar Konuşuyor”da, eksik veya önemsiz bulundukları için “müzelik” değerde görülmeyen “etütlük eser”lerden hareket edilmiştir. Seçtiği bir grup etütlük eseri kopyalayan sanatçı, kopyaları farklı malzemelerle üreterek yeni “bütünler” yaratmaktadır. İşlerinde tarih yazımının seçiciliğini ele alan Aslı Çavuşoğlu, “Taşlar Konuşuyor” ile özellikle arkeoloji müzelerinde karşılaşılan sınıflandırma üzerine kurulu değer sistemi üzerine düşünürken arkeolojik ve tarihi bilgilerle anlatı oluşturmanın ve objeler aracılığıyla çoksesli hikâyeler anlatmanın olasılıklarını araştırmaktadır.

Kırkpare sergisinde Parçaların Yapbozu’nu oluşturan üçüncü fragman ise, karşımıza Osmanlı’da tarihi mücevherciliğin parçaları olarak çıkmaktadır. Son yıllarda artan osmanlı nostaljisi “Osmanlı tarzı yaşam” olarak adlandırılmış haliyle kendini göstermekte ve bunun en belirgin örneği “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin gördüğü ilgiyle karşımıza çıkmaktadır. Karakterlerinin giysileri ve kullandığı mücevherler Osmanlı yaşam tarzının sembolleri olarak popülerleşip, Osmanlı mirasını yapay bir şekilde canlandırmaktadırlar. Yapbozun bu bölümünde, ucuz imitasyonları, marketleri dolduran ve seri üretimle daha da yapaylaşan bu mücevherlerin fotogramlarını görmekteyiz. Bunlar fotoğraf kağıdı üzerine taklit mücevherler pozlanarak üretilmişlerdir. Bu modern reprodüksyon setlerin fotogramları, Osmanlı arşivlerindeki mücevher fotoğrafları ile aynıdır ancak bir farkla; bu kez fotogramlar yeni yorumlara yer açacak şekilde zihinde bir boşluk yaratırlar.

Bir simülasyon dünyasına ait olmaya başlayan tarih, bu üç ayrı sanatsal çalışmanın birbirleriyle kesişmesinden meydana gelmektedir. Artık model olmaktan çıkan simülakrlar, kendi başlarına işleyen ve kendi modellerini sanatsal olarak kurgulayan ve bu halleriyle de orijinal sanat eseri haline gelen parçalardan oluşmaktadır. Eserler gerçeklik olarak algılanmak istenen dünyanın içinde yaşarken Aslı Çavuşoğlu’nun “Kırkpare” olarak adlandırdığı yapbozlar düzenlemesi ile izleyiciyi karşılamaktadırlar. Öyleyse, artık hikaye kendi kendisini baştan, istediği gibi yazmaktadır.

Aslı Çavuşoğlu Hakkında

Marmara Üniversitesi Sinema – TV mezunu Aslı Çavuşoğlu (1982, İstanbul) İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.

Kişisel Sergileri;

2016 Red/Red, MATHAF: Modern Sanat Müzesi, Doha, Katar

2015 Murder in Three Acts, The Market Gallery, Glasgow, İngiltere

In Diverse Estimations, Gallery Miroslav Kraljevic, Zagreb, Hırvatistan

2014 Aslı Çavuşoğlu: In Diverse Estimations Little Moscow, Risd Museum, ABD

2013 Murder in Three Acts, Delfina Foundation, Londra

Taşlar Konuşuyor, ARTER, İstanbul,

Murder in Three Acts, Gallery NON, İstanbul

2012 Art Basel Miami

2010 How I Traveled Around the World, Gallery NON, İstanbul

Grup Sergilerinden seçmeler;

2017 Colori, Castello di Rivoli, Torino, İtalya

2016 On Exactitude in Science, The School of the Museum of Fine Arts, Boston; Manifesta 11: What Do People Do For Money, Zürih; How Did We Get Here?, Van Abbemuseum, Eindhoven, Hollanda; Cuenca Biennial, Cuenca, Ekvator; Replaced, RAMPA, İstanbul

2015 Surround Audience, The New Museum Triennial, NY, ABD; His Master’s Voice: On Voice and Language, Montpellier, Fransa; The School of Kyiv, Second Kyiv International Biennale, Kiev, Ukrayna; How Did We Get Here, SALT, İstanbul; Salt Water, 14. İstanbul Bienali

2014 Proposals on Monumentality, Green Art Gallery, Dubai; The Moving Museum, İstanbul; Il Delitto Quasi Perfecto, PAC Padiglione d’Arte Contemporanea, Milano, İtalya; The Crime Was Almost Perfect, Witte de With Center, Rotterdam, Hollanda

2013 Conversations, Darat al Funun, Amman, Ürdün; Suspicious Minds, Galeria Vermelho, Sao Paulo, Brezilya; Husumet, Rezalet, ARTER, İstanbul; Signs Taken in Wonder, MAK Museum, Viyana, Avusturya

2012 The 11th Baltic Triennial of International Art, Vilnius, Litvanya; Turkish Art Nice and Superb, TANAS, Berlin, Almanya; Soundworks, ICA, Londra, İngiltere

2011 Performa 11, New York, ABD; 7 Works, Borusan Contemporary, İstanbul

2010 When Ideas Become Crime, DEPO, İstanbul; G Have a Look! Have a Look!, Formcontent, Londra, İngiltere; Fantasy&Island, Frac Corse, Corsica, Fransa

2009 This Place You See Has No Size At All, Paris, Fransa; Interferencia, Bogota, Kolombiya; End Game, Gallery Loop, Seoul, Kore

2008 You can’t kiss away a murder, Galerist, İstanbul; On Producibility, Altı Aylık (Türkiye) / Nuans (Almanya), New Talents, Köln, Almanya; Hypnosis Show, Jessica Silverman Gallery, San Francisco, ABD

2007 Be a realist, demand the impossible!, Karşı Sanat Gallery, İstanbul; TR 10º Kunst: Wilhelmsburger Freitag, Hamburg, Almanya; Urban Pedestals_Cph, Kopenhag, Danimarka

2006 Caiet de Geografie, Masa, İstanbul; Reserved, Pist, İstanbul; InforNATION, PiartWorks, İstanbul

2005 That from a long way off look like flies, Platform Garanti CAC, İstanbul

0

ELİF ÇELEBİ “EKOSİSTEMDEN AYRILMAMAK ÜZERE” Sergisi 10 Mart – 21 Nisan

Krank Art Gallery, Ali Akay küratörlüğünde gerçekleştireceği yeni sergisi “Ekosistemden Ayrılmamak Üzere” ile sanatçı Elif Çelebi’yi ağırlıyor. Sanatçı, insan-hayvan-bitki ayrımı gözetmeksizin tüm canlıların ait olduğu bütüncül bir doğa fikrini ortaya koyduğu suluboya çalışmaları ile galeri mekanını kaplıyor.

Canlıların içinde bulundukları hayat ortamı ve diğer canlılarla olan karşılıklı ilişkilerini incelemesi bağlamında ekoloji, bir bilimdalı olarak sanatçının çalışmalarında yer alıyor. İnsan ve insan, insan ve toplum, insan ve hayvan arasındaki bağlar, “belleğe tutunmak”tan çok, ileriye doğru taşınmakta olan bir düşünceye ait.

Sanayileşen toplumsallığın, doğa üzerindeki egemenliğinden hayvan üzerindeki egemenliğine kadar ekosistemin yok edilmesi kavramsal olarak Çelebi’nin işlerinin bir parçası.

İnsanın düşüncesinin doğaya egemen olma üzerine geliştirilmesi karşısında sanatçı; “Ekosistemden Ayrılmamak Üzere” sergisinde yer alacak çalışmalarında, canlı ve cansız olan ile geçişliliğin ancak varlıkların karşılıklı etkileşim bağlarıyla oluşturdukları sistemin yeniden düşünülmesiyle mümkün olabileceğini birer birer inceliyor.

Hiyerarşik olmayanın idrakinde, ayrıma gidilmeksizin var olabilecek bir doğa fikri üzerinde yoğunlaştığı eserlerinde malzemesinin akışkan etkisi ile desenler ve renkler, yabancı olduğu kadar tanıdık bir dünyaya taşımaktalar izleyiciyi. Cinslerin geçirgenliğini sağlayan formları sayesinde cinsellikten çok, müphem cinsiyetlerin poetikasının içinden geçilmektedir.

1990’larda sanat hayatının başından itibaren Elif Çelebi’nin sulu boyaları, videolarının büyük çoğunluğu, hayvan haklarını savunmaktan çok hayvanların insanlar ve bitkilerle birlikte canlı varlıklar olarak ele alınması gerektiğini düşünmek üzerine odaklanmaktadır. Kendi dünyasına ait olarak düşünsel serüveninin bir parçası olan bu hayvanlar, “kendisi veya sahip olunan” değil, tersine ortak bir şekilde dünyada yer alması gereken varlıklar olmaları üzerine odaklanmış bir kavram şeklinde karşımıza çıkmaktalar. Çelebi’nin işlerinde kişisel tarihine dair anlatılar, geçmişi toparlama ve yeniden tecrübe etme; zaman-bellek kavramları nesneler, eşyalar üzerinden imgelerin içinde saklanmış gibidir. Söz konusu olan anlam ve nesnenin birbirinin içine geçmesi, sanatçıya ait değil, izleyiciye ait bir dünya haline gelmesidir.

Elif Çelebi Hakkında

1973 Kanada doğumlu sanatçı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Yüksek Lisans ve Doktorasını tamamladı. Marmara Üniversitesi’nde Resim Bölümü’nde doçent ve öğretim üyesidir.

2013 yılında Maçka Sanat Galerisi’nde “Eşzamansız” sergisi, 2012 yılında Açık Ekran’da Ali Akay küratörlüğünde gerçekleşen “Oluştuğumuz Hayvan” sergisi ile beraber Apartman Projesi’nde, Rotterdam’da yer alan Room Galeride kişisel sergiler gerçekleştirmiştir.

 2015 yılında Apartman Projesi Berlin ve Tütün Deposu’nda düzenlenen “Stay With Me”, Sanatorium’da yer alan “Re-Dejenerasyon”,  Proje 4L’de “Kaotik Metamorfoz”, Santralistanbul ile beraber Münster, Aachen, Bochum, Almanya’da düzenlenene “Transfer” sergileri, Haydarpaşa Tren Garı ve Ankara Tren Garı’nda gerçekleşen “Bir Kamusal Alan Projesi” sergileri yer aldığı karma sergiler arasındadır. 1999-2006 seneleri arasında Kore, Kazakistan, Şili, Fransa, Türkiye, Kosova, Yeni Zellanda, Bulgaristan ve Almanya’da bir çok karma serginin parçası olmuştur.

0